14 Kasım 2009 Cumartesi

Nükleer Enerji Karşıtlığının Politik Tutarlılığı (ya da başkasının sorununa çözüm ararken nükleer enerjiyi tartışmanın dayanılmaz hafifliği)

“Nükleer enerji konusunda, popularize edilmiş bilginin kullanımı ile yandaşlık ve karşıtlık oluşturma noktasına sürüklenilirse, her fikir için yeterli “kanıt” vardır. Sorunun kaynağı, teknolojinin göbeğinden bağlı olduğu üretim ilişkilerini ve kafamızda çoktan aklanmış olan “diğer” teknolojileri, “öcü” olmuş olan teknolojilerin yarısı kadar bile sorgulamıyor olmamızdır. Örneğin, uygar bir yaşam için insanlığın ortak değer yargısı batılı bir yaşam tarzını esas kabul ediliyorsa ve böylece dünyanın geri kalan 5/6’sının da bu 1/6’sı gibi yaşaması hedefleniyorsa, enerji nereden sağlanırsa sağlansın, muhtemelen bu gezegen böyle bir yaşam için sadece 5–10 yıl yeter! Görüldüğü gibi dünyanın ciddi bir kısmı zaten hiçbir zaman tüketme şansı bulamayacağı bir enerjinin alternatif teknikleri arasında taraf olmaya zorlanmaktadır. O zaman, bizlere düşen “vazife” ise sorunu sahiplenip, alternatifini üretmek yerine, herkese kendi sorununu iade etmektir.”
Enerji… Özellikle, Sanayi Devriminden bu güne insanoğlunun en temel gündemlerinden biri olmayı ba-şarmış, uğruna savaşların yapıldığı ve devasa yatırımlara sahne olmuş bir konu. Öyle ki her kaynağı da ayrı bir tartışma konusu. Havadan, sudan, güneşten, kömürden, petrolden, ama şu aralar ülkemiz için en popü-leri, nükleerden… Birçok konuda olduğu gibi, nükleere de karşı olanlar ve olmayanlar ve hatta hiçbir şeyden yana olmayanlar da var.

Peşinen söyleyelim ki, biz nükleer enerjiye karşıyız, tıpkı pek çok diğerleri gibi. Ancak herhangi bir ko-nuda varılan son noktanın aynı olmasının, yürünen yolları da aynılaştırmayışı gibi; aynı şeylere karşı olanlar da aynı nedenlerle “karşı” olmuyorlar. Pek tabii ki bu durumda karşıtlığın amaç ve hedefleri de farklılaşıyor. Bu nedenlerle biz diyoruz ki, “karşı olmak yetmez, karşıtlığın altını doldurabilmek gerekir”. Yani karşıtlığın içeriği kadar, sebepleri ve kökenleri de önemlidir. Örneğin kapitalizmin ortaya çıkışında, kilise; devamında ise sosyalistler kapitalizme karşıydı. Şimdi onları aynı kefeye koyamayız, değil mi?

Günümüzde nükleer enerjiye karşı olmak veya olmamak çok kolaydır. Öyle ki Çernobil’i hatırlayıp bir anda karşı olabileceğiniz gibi; kalkınma, yeni iş alanları yaratma, küresel ısınmayla mücadele ve ucuz enerji sağlama gibi konuları düşünerek anında taraftarı da olabilirsiniz. Ancak dikkat edilirse bunların hepsi mevcut toplumsal yapı tarafından, süreç içerisinde “yaratılmış” birer slogandır. Her slogan ise farklı bir toplumsal hayat modelini işaret eder. Peki, biz hangi toplumsal yaşam modelini işaret edeceğiz? Enerji gibi önemli ve hayati bir konudaki toplumsal örgütlenme biçiminin eleştirisi ve alternatifinin ortaya konulması bir analizi ge-rektirir. Öyle ise öncelikle karşıtlık biçimlerimizi ve nedenlerini inceleyelim.

Biz Nükleer Enerjiye Karşıyız Ama Neden?
Doğayı kirlettiği için mi? İnsan sağlığına olumsuz etkileri olduğu için mi? Yoksa nükleer silahların üreti-mine giden yolda bir kilometre taşı olduğu için mi? Aslında hem hepsi için, hem de hiçbiri için. Doğrudur, nükleer santraller doğayı kirletir, ancak bilimsel gerçekler açıkça göstermektedir ki diğer enerji üretim sis-temlerinin de doğaya karşı takındıkları tavır en az nükleer enerjininki kadar nahoştur. Tartışmamızı, “karşıyız karşı her şeye karşı” kısırlığında boğmamak için nükleer dışında, popüler olan ve hatta genel kanıya göre “çevre dostu” olan birkaç enerji kaynağını da inceleme konusu yaparak genişletelim. Örneklerimiz hidroe-lektrik santraller, güneş enerjisi ve biyodizel.

Hidroelektrik Santraller
Şimdi kısaca, bir hidroelektrik santral nasıl inşa edilir ve nasıl enerji üretir bakalım. Öncelikle, iki dağın arasından geçen bir nehir tespit edilir. Bu nehrin, iki dağ arasından geçen bölümüne binlerce ton moloz ve beton dökülerek, suyun önü kesilir. Böylece o civarda daha önce hiç olmayan koca bir göl yaratılmış olduğu gibi, molozların öbür tarafında ise kuraklaşmaya başlayan yeni bir alan yaratılmış olur. Daha sonra biriktiril-miş olan suyun kendi yüksekliğinin yarattığı basınçla tribünlerden geçirilmesi sayesinde elektrik enerjisi üre-tilmiş olur. Dolayısıyla bu enerjinin üretimini sağlayan koca bir tesisin kurulması ve iletimini sağlayacak hat-ların çekilmesi gerekir. İşin en kötü yanı ise; tüm bu tesislerin, molozların, inşaatların, trafoların ve benzerle-rinin olumsuz etkilerinin, hidroelektrik santralin doğaya verdiği uzun vadeli zararların yanında sütten çıkmış ak kaşık gibi kalmasıdır. Şöyle ki, Türkiye gibi akarsu rejiminin düzensiz olduğu ülkelerde ortalama ömrü topu topu 60 yıl olan bir tesis için bölgenin ekolojik yapısı ciddi biçimde bozulmuş olacaktır.

Bu durum kesinlikle nükleer enerjiyi aklamaz ancak konuya bakışımızı derinleştirip, keskinleştirir. Mesele, hangi enerji biçimini aklayıp, hangisini karalayacağımızdan öte, sorgulayan aklı kullanabilme özgürlüğü bağlamında değerlendirildiğinde aşağıdaki soruları sormak elzemdir. Örneğin güçlü bir hidroelektrik santra-linin işletimi için gerekli olan devasa bir barajı yapmak için kaç kamyon ne kadar süre çalışmalıdır? Ne bo-yutta bir alana hayat veren bir nehrin önü kesilmelidir? Hangi inşaat firmaları bu işten köşeyi döner? Bu fir-malar taşı hangi ocaktan çıkarır, hafriyatı nereye döker? Dahası bölgenin değişen sosyal ve kültürel ortamı bölge insanını nasıl etkiler? Bunların hepsi sorulması gereken sorulardır. Tüm bunların da ötesinde sulak alanların yapısal dönüşümü nedeniyle baş gösteren yeni hastalıkların faturasını kim ödemelidir? Kimin ödemesi gerektiği tartışılır, ancak sadece sıtma gibi bildik hastalıkların artışının bile faturasını bölge halkının ödediği ve / veya ödeyeceği kesindir. Üstelik yeni hastalıklar, artan ilaç kullanımı anlamına gelir ki, bu da ilaç endüstrisi gibi “insan sağlığı” isimli koruma kalkanının ardından her türlü kirli işi çeviren ve son derece çevre düşmanı olan geniş bir kimya sanayi kolunun yeni pazar imkânlarına kavuşması anlamına gelir.

Bu nedenlerle, bir hidroelektrik santralinin yarattığı çevresel tahribat çoğu durumda Çernobil’i aratacak düzeydedir. Hidroelektrik santrallerin yılların içinde yarattıkları sonuçlar genel olarak geri dönülemez boyutlardayken, popüler bilginin tam aksine nükleer santral kazaları nedeniyle oluşan tahribatı doğa yıllar içinde bertaraf edebilmektedir. Şaşırtıcı olan bu bilgi, aslında şu basit gerçeğe da-yanır. Nükleer atıklar radyoaktiftir, yani zaman içinde parçalanıp yok olan elementler içerir. Oysaki ekosistem tahribatı sonucu yok olan türler geri gelmez. Üstelik de nükleer reaktörler yakıtlarını topraktan çıkartırlar ve parçalanma reaksiyonları ile ısı üretirken, bu maddeleri tüketerek –ironiktir ama– dünyanın toplam rad-yoaktifliğini azaltırlar. Bu nedenle çoğu nükleer enerji yandaşı bu örneği muhtelif tartışmalarda kullanır ve mesele kör dövüşüne dönüşür. Tekraren belirtmek gerekirse, popularize edilmiş bilginin kullanımı ile yan-daşlık ve karşıtlık oluşturma noktasına sürüklenilirse hemen her fikir için yeterli “kanıt” vardır. Sorunun esas kaynağı, kafamızda çoktan aklanmış olan “diğer” teknolojileri, çoktan “öcü” olmuş olan teknolojinin yarısı kadar bile sorgulamıyor olmamızdır. Yani bu “diğer” konular toplumların algı düzleminde birer “öcü” haline getirilmediği için gözlerden kaçırılmakta ve tartışmalar anlamsız zeminlerde sürdürülmeye tutsak edilmektedir.

Güneş Enerjisi
Belki şaşırtıcı gelebilir ancak tüm bunların birer benzerini güneş enerjisi “işi” için de saymak mümkündür. Küresel bir propaganda ile tamamen çevre dostu olarak nitelenen bu teknoloji, sadece kafalarda var olan bu imge nedeniyle bugün tamamen gözlerden uzaktır. Güneş enerjisi pillerinin üretiminde kullanılan pek çok ağır metal ciddi birer doğa kirleticisidir ve yüksek yoğunlukta bulundukları alanlarda önemli çevresel sorunlara sebep olurlar. Üstelik de nükleer atıklar gibi zaman içinde bozunarak yok olmazlar. Örneğin radyoaktif atıklarla kirlenen bir kara parçasında hiç temizleme yapılmasa bile, belirli bir zaman sonra bölgedeki radyasyon düzeyi, toprağın doğal radyasyon düzeyine kendiliğinden düşer. Ancak radyoaktif olmadığından dolayı parçalanıp yok olmayan ve kararlı diye tabir edilen diğer elementlerce kirletilen doğa parçalarının kendini yenilemesi ancak coğrafyanın değişmesi ile yani milyonlarca yıllık bir süreç içerinde mümkün olur. Oysaki bu tür kirlenmelere neden olduğu bilinen güneş enerjisi pillerinin üretimi doğa dostu ve “temiz” bir iş olarak düşünülür. Sözün özü; tüm diğer “işler” gibi güneş enerjisi sektörü de bir iştir ve sadece bildik kar zarar denklemleri ile yürür. Bu “işi” yapanların amacı çevreyi korumak değildir, kar elde etmektir. Bu doğaldır ve kızılacak bir yanı da yoktur. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta çevreyi koruma sloganlarının gerçeği yansıtmaktan çok, asıl gerçeğin “işine” yarar olduğudur.

Biyodizel
Son zamanlarda ünlenen “alternatif enerji” çeşidimiz. Üstelik bu da daha şimdiden dünyanın kurtarıcıları listesinde yer aldı bile. Büyük kurtarıcımızın üretilişindeki teknik detayların özeti ise şöyle; olabildiğince yük-sek yağ içerikli tohumları olan bir bitki (mevcut uygulamalarda mısır veya kanola) seçilerek geniş çaplı üre-timi yapılır. Sonra yağı ayrıştırılıp birkaç enzimatik reaksiyon basamağının ardından dizel yakıtlarda bulunan hidrokarbonlara veya fermantasyon yolu ile dizel yakıta alternatif olarak düşünülen etanol’e (etil alkol / içile-bilir alkole) dönüştürülür. İşte bu son ürün, hiçbir petrol kuyusundan değil doğrudan doğruya kendi ülkemi-zin tarlalarından gelip arabalarımızın benzin deposunu doldurur. Vay canına, kurtuluş reçetemiz elimizi uzatsak değeceğimiz bir mesafede. İşte reklâmlardan bir örnek, “Yurtsever Benzin: Biyodizel”. Petrole olan bağımlılığa son! Üstelik de bitkilerden elde edildiği için doğa dostu. Hem çevreci, hem kalkınmacı, hemi de vatanperver. Şimdi bir de kafamızdaki tüm o “slogan”lardan sıyrılıp, ziraat yüksek mühendisi bir dostumuzun sözlerine kulak verelim: “İç kullanıma yetecek kadar Biyodizel üretebilmek için ne kadar yeni tarım alanına ihtiyacımız olduğunu hiç kimse tartışmıyor. Muhtemelen bu ciddi bir orman ve doğal yaşam alanı katliamı ile birlikte gelecektir. Üstelik de ihtiyaç duyulacak alan muhtemelen şu an ki toplam ta-rım alanımızla kıyaslanabilecek düzeylerde olacaktır! Dahası buralarda tek tip, hatta genetiği değişti-rilmiş organizmaların kullanıldığı bir üretim modeli uygulanacak ve geri dönülmez ekolojik ve toplumsal bir tahribata sebep olunacaktır. Bir diğer ekolojik tahribat da ister istemez gündeme gelecek olan tek veya sınırlı birkaç tür bitkinin ekilmesidir. Dahası bu boyutta ve de iktisadi olarak çok önemli olacak olan bitkisel üretimi koruyabilmek için kullanılacak tarım ilacının miktarını düşünmek bile istemiyorum. Tabi ki bu ilaç ve gübreyi üretecek olan kimya sanayinin yaratacağı çevresel tahribat ve bunların ihtiyaç duyacağı ucuz iş gücünün bulunması sırasında yaşanacak toplumsal trajediler de cabası olacaktır”. Tüm bunları hiç düşünmeyip dahası neden bu kadar çok petrole ihtiyaç duyduğumuzu da sorgulamadan Biyodizel diye bir ucube üretmiş olmamız size de garip gelmiyor mu?

Yazıyı buraya kadar okuyan herkesin aklına hemen hemen aynı soru geliyor tabi; “Peki, insanoğlu enerjisini hangi kaynaktan üretecek ve bu enerji sorununu doğayla uyumlu bir şekilde nasıl çözecek?” Ancak, biz bu sorulara net teknolojik çözümler üreten yanıtlar vermeyeceğiz. Çünkü bu yazı, teknolojik tercihler arasında bir tercih yapmak isteyen okurlarımıza farklı teknikler tanıtmak için yazılmadı. Sadece bizlerin ve mevcut iktisadi ve toplumsal sistemin tercihlerinin altındaki gerçek etmenleri göstermek için ya-zıldı. Dolayısıyla, yazının nihayetinde kolayca enerjimizi şu kaynaktan üretelim sonucuna varmak isteyen okurlarımıza şimdiden yazıyı okumayı bırakmalarını tavsiye ediyoruz. Ve asıl soruların şunlar olduğunu dü-şünüyoruz; “Küresel iklim değişikliği sorunun bizatihi yaratıcısı olan kapitalizmin birden bu sorunu çözme meraklısı haline gelip, çözüm noktası olarak da nükleer enerjiyi göstermesinin nedeni nedir?”, “Nükleer santralin yaratabileceği facialar hakkında hemen herkesin bir fikri varken, GAP ile alt üst edilmiş bir ekosis-tem veya fosil yakıtlar nedeniyle ortaya çıkan sera etkisi hakkında niçin en fazla kulaktan doğma bir iki bil-gimiz vardır?”

İşte tüm bu soruların yanıtı, nükleer enerjinin ve onun karşısında doğmuş olan anti nükleer cephenin ta-ihinde yatar.

Nükleer karşıtı hareketler, ilk kez Doğu Avrupa ülkelerinde 1970’lerde ortaya çıkmaya başlamış ve 1986’daki Çernobil kazasıyla birlikte dünya çapında yaygınlaşmıştır. Daha sonra ise Avrupa’daki nükleer santrallerin “çevrecilerin baskıları neticesinde” (!) söküldüğü anlatılmaktadır. Hoş bir hikâyedir ancak gerçeği tek başına yansıttığı söylenemez. İşin ilk bakışta görünmeyen kısmı şudur. Avrupa’daki nükleer santrallerin sökülmesinin ardında üç temel neden vardır. Birincisi; Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası imzaladığı barış antlaşmalarından doğan ve pek çok Avrupa ülkesine bedava enerji sağlamayı kapsayan yükümlülük-lerinin neticelenmiş olmasıdır. İkincisi; eski ve işletme maliyeti yüksek olan birinci ve ikinci nesil nükleer santrallerin artık kaldırılamayacak bir mali yük haline gelmiş olasıdır. Üçüncüsü ise, neden eskiler kaldırılırken yenilerinin kurulmadığına açıklık getirecek olan ve hepimiz için konuyu aydınlatır nitelikte olan bir sebeptir. Bugün için nükleer santrallerde üretilen elektriğin maliyeti, kömür ve petrolle çalışan tesislerin ürettiği elektriğin maliyetinin neredeyse iki katı, hidroelektrik tesislerinin ürettiği elektriğin maliyetinin iki katından fazla ve doğal gaz tesislerinin ürettiği elektriğin maliyetinin de üç katında fazladır. Bu tablo karşısında batılı kapitalistler çözümü daha ucuz olana yönelmekte bulmuşlardır. Hem Avrupa’daki bu tablo, hem ABD’deki petrol lobisinin etkinliği, hem de özellikle Çernobil sonrası nükleer karşıtlığı ile Sovyetler karşıtlığının örtüş-meye başladığı gerçeği birlikte düşünüldüğünde; çevrecilerin nükleer karşıtı çabalarının bir kısmının, maa-lesef ki kapitalizmin dudağında pis bir gülümseme bıraktığı da görülebilir. Tüm bu gerçekler, ileriye doğru olduğu iddia edilen adımların aslında nasıl da geriye doğru atıldığının çarpıcı birer örneğidir.

Peki, kapitalistler yıllar önce buldukları bu teknolojiyi kullanmayı neden şimdi yeniden yaygınlaştırmayı tercih ediyorlar? Çok basit ve temel iki yanıtı var: Birincisi; fosil kaynaklar sınırlı, tükeniyor ve hızla başka bir dümenin suyunu tutmaya başlamazlarsa enerji kaynağı sorunlarına çözüm bulmak için çok geç olabilir. İkincisi, son dönemin popüler konusu, küresel ısınma. Bu sorun öyle bir ölçekte ki, kapitalistler şimdi çözü-mün muhatabı gibi davranmaya başlamazlarsa; bir başkaları, küresel ısınma sorununa gerçek kaynağı olan kapitalizm sorununu da çözerek çözüm bulmaya çalışabilir. Dolayısıyla onlar rotayı kendi “çö-züm”lerine yani nükleere çevirdiler.

Herkesin Sorunu Kendisine!..
Onların rotasını görebilmek bizim için daha işin başı. Bu rotadan sapmayı sağlayacak rüzgârı nasıl yaratacağız?


Birincisi, kapitalistlerin izin verdikleri pistte dans etmeyi bırakacağız. Yani, onlar “enerji sorunumuz var, nükleer santral kuralım” dediklerinde, verilebilecek olan ve maalesef ki verilmekte olan “nükleerden değil, güneşten, sudan, rüzgardan enerji üretelim” safsatalarına girmeyeceğiz. İlk önce bir durup düşüneceğiz, hakikatten enerji sorunumuz var mı? Daha doğrusu, daha çok enerjiye ihtiyacı olan kim?

Düşünelim, dünya ciddi bir küresel iklim değişikliği tehlikesi ile karşı karşıya ve artık atmosfere bu mik-tarda karbon salmaya devam edemeyeceğimiz açık. Ancak yine biliyoruz ki tüm bu karbonun hemen hemen %70’ini 6 milyarlık dünyanın sadece 1 milyarlık bir kesimi salıyor (yarım milyarı Avrupalı ve diğer yarım mil-yarı da ABD, Kanada, Avustralya ve Japonya kökenli olmak üzere). Şimdi eğer uygar bir yaşam için insanlı-ğın ortak değer yargısı, batılı bir yaşam tarzını esas kabul ediyorsa ve böylece dünyanın geri kalan 5/6’sının da bu 1/6’sı gibi yaşaması hedefleniyorsa, enerji nereden sağlanırsa sağlansın, muhtemelen bu gezegen böyle bir yaşam için sadece 5–10 yıl yeter! Görüldüğü gibi dünyanın ciddi bir kısmı zaten hiçbir zaman tüketme şansı bulamayacağı bir enerjinin alternatif teknikleri arasında taraf tutmaya zorlanmaktadır. O zaman, enerji sorununun tek bir basit çözümü vardır; çok tüketenler az tüketmeye başlayacak. Yani, enerji kaynağı sorunu dünyanın sadece 1/6’sına ait bir “daha fazla nasıl sefahat içinde yaşarım, daha fazla nasıl kar elde ederim” sorunudur. Ve bizlere düşen “vazife” ise sorunu sahiplenip, alternatifini üretmek yeri-ne, herkese kendi sorununu iade etmektir.

İkincisi; neye, hangi konjektürde karşı olduğumuzu göreceğiz. 1970’ler ve sonrasında birçok nükleer karşıtı hareketin ister istemez büyük petrol firmalarının ve bunların esas sahibi olan ABD’nin politikalarının önünü açtığı gerçeği, kötü bir anının ötesinde bir anlam ifade etmelidir toplumsal muhalefet için.

Üçüncüsü; “alternatif enerji” tartışmasını, basit bir enerji üretme teknikleri arası yarışmaya dö-nüştürmeyeceğiz. Alternatif enerji, ne kadar enerjiye, niye ihtiyaç olduğu konusunda net yanıtlar verebilmiş ortak üreticiler toplumun geliştireceği bir enerji üretme biçimidir ki, böyle bir toplumsal hayata bir adım dahi atmamışken, “tekniklerini şimdiden ürettik” diye ortaya çıkamayız. Çünkü toplumların tarihi göstermiştir ki, teknoloji ve teknik, içinde bulunduğu çağın ekonomik ve toplumsal ilişkilerine göbeğinden bağlıdır. Bu top-lumsal hayatın içindeyken, başka bir hayata gidecek yolu konuşabiliriz, ancak başka bir hayatın so-nucu olan teknikler üzerine en fazla hayal kurabiliriz.

Son Söz Niyetine…
Yani biz nükleer enerjiye neden karşıyız? Bunun cevabı nükleer enerjinin taşıdığı anlamda ve ister is-temez dayattığı toplumsal örgütlenme biçiminde yatmaktadır. Zira hayattaki her teknolojik tercih kendisini geçerli kılmaya devam edecek toplumsal örgütlenme biçimlerini de üretme eğilimindedir.

Nükleer enerji, vaatleri ve tarif ettiği dünya hayali itibariyle bol miktarda ve dahası ihtiyaç dışı bir enerji üretim ve tüketiminin temel dayanağı ve teşvikçisidir. Enerji tüketim düzeyinin gelişmişlik düzeyini belirleyen en temel ve önemli parametre olduğu şeklindeki kalkınmacı ve kapitalist dünya görüşü ekseninde toplumu örgütlemekte, ayrıca mevcut insan ve doğa sömürüsünü, tıkandığı bugünkü düzeyinden bir üst düzeye ta-şıma niyetini sergilemektedir. Bu anlayışın kabulü tabi ki mümkün olamaz. Nükleer enerji, “biri biterse, diğeri var” diyen dünya görüşünün bayraklaşan sektörüdür. Oysaki bizler artık “ihtiyacımızdan daha çoğunu, üstelik de her tehlikeyi göze alarak üretelim” diyen bir toplumsal bilincin hâkim olduğu bir dünya hedeflememeliyiz. Bunun yolu davranışlarımızı hiç değiştirmeden “acaba neyi tüketirsek daha iyi olur” sorusuna cevap aramaktan çok, bu işin bir sonunun olmadığını kabul edip, bu yaklaşımla devam ettiğimiz müddetçe hiçbir “alternatif enerji” biçiminin bizi kurtaramayacağını kabul etmek olacaktır.

Bu çağı yeniden üretmekten başka bir işe yaramayan sloganlardan ve basit ön kabullerden yola çıkma-nın anlamsızlığını açıkça ilan ediyor ve herkesi mevcut enerji üretim ve tüketim ilişkilerini yeniden sorgula-maya davet ediyoruz. Ancak böyle bir sorgulamanın sonucunda varılacak noktanın gerçek bir alternatif olabileceğini düşünüyoruz.

Şafak MERT - Altan Görkem GÜRCAN
Şubat 2007 - Ankara

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder