“Bugün çevre sorunlarıyla değil, küresel bir ekolojik krizle karşı karşıyayız. Ve bu kriz sadece doğanın değil, aynı zamanda insanın kendisini yeniden yaratmasının krizi. Tüm yaşamın sürdürülmesi tehdit altındayken, kapitalizm var ettiği göz kamaştırıcı teknolojisiyle bir Nuh’un Gemisi üretir mi bilmiyoruz, ama o gemide emekçi sınıflara yer olmadığı bir kesin.
Bu nedenle; sürdürülebilir bir yaşam kurmak için sıra sende!”
İnsan, doğa ve toplum arasındaki ilişkiler tarih boyunca insanlığın gündeminde olmuştur. Ancak bu ilişkilerin çözümlenmesi birkaç yüzyıl öncesine kadar daha çok felsefenin ilgi alanına girmiş olsa da; son yüzyıl içinde yaşanmış olan Çernobil Patlamasının hala süregelen izleri, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılmış olan atom bombasının bitmeyen sonuçları ve yakın geçmişte binlerce kişiyi evsiz bırakmış olan Katrina Kasırgası gibi olaylar, bugün insan, doğa ve toplum ilişkisini sadece felsefenin ilgi alanı olmaktan çıkarmış ve politikanın merkezine oturtmuştur.
Ancak bilinmesi gerekir ki; ekolojik kriz, sadece 20. ve 21. yüzyıllarda ortaya çıkan bir olgu değildir. İlk yerleşik toplumlardan bugüne kadar her dönemde söz konusu olmuştur. Örneğin Sümerler döneminde yapılan tarım nedeniyle toprakta tuzlaşmanın arttığı ve bu nedenle de bir süre sonra tarım arazilerinin çoraklaştığı bilinen bir gerçektir. Ancak kapitalizmle birlikte ekolojik kriz, küresel boyuta ulaşmış ve tüm canlı varlıkların yaşamını tehdit eder hale gelmiştir. Yani bugün ekolojik krizin nedenleri ve çözümleri hakkında yapacağımız tartışmaların temel noktası; kapitalizmin bu krizi bir varlık yokluk sorunu boyutuna getirmiş olması ve dolayısıyla da bu krizi aşacak olan temel muhatapları da yaratmış olmasıdır.
Kapitalizmin yarattığı bu yıkım ebetteki birdenbire olmamış, Sanayi Devriminden bu yana yavaş yavaş gelişmiş ve en nihayetinde 20. yüzyılda küresel ölçekte canlı yaşamını tehdit eder hale gelmiştir. Dolayısıyla bu duruma karşı çıkan hareketler de aynı tarihsel süreçte gelişmişlerdir.
Çevrenin Yaralarına Yarabandı: Çevreci Hareketler !
Çevreci hareketler; ilk olarak; 19. yüzyılın sonlarında Avrupa ve Amerika’da ortaya çıkmışlardır. Bu hareketler daha çok çevre korumacı tarzda etkinlikler düzenlemişler, bir yandan insan eli değmemiş alanları insanlardan uzak tutarak korumaya çalışmış; bir yandan da kentler içerisinde park ve bahçeler yaparak doğaya dönüşü hedefleyen romantik etkinliklerde bulunmuşlardır. Etkinliklerinden de açıkça anlaşılabileceği üzere çevreci hareketler insan ve doğayı tamamen birbirinden ayırdığı gibi aralarındaki birbirini belirleyen ilişkiyi de görmezden gelirler. Onlara göre çevre; insanı etkileyen ve ondan etkilenen dış şartların tümüdür. Çevreciler, bu dış şartları geniş olarak yorumlarlar ve beslenme, ulaşım, sağlıklı bir kentte yaşama gibi unsurları da sorun alanlarına da dahil ederler. Ancak önemli olan, bu sorunların temel nedenlerini çözümlemekten kaçınmaları ve her soruna o anki duruma özgü tekil çözüm öneriyle yaklaşmalarıdır. Kısaca çevrenin açılmış yaralarına yarabandı sarmaya çalışırlar. Erozyon sorunu varsa gönüllülerden topladıkları paralarla o bölgeleri tek tip bir biçimde ağaçlandırırlar, ancak bu arada müdahale ettiği alanın bütünlük arzeden bir sistem olduğunu es geçerler. Kağıt sanayinde kullanmak üzere kavak üretmek gerekirse; daha hızlı bir biçimde büyüyen ve kuraklılığa dayanılırlığıyla bilinen kavağı genetik modifikasyonla yetiştirebilirler. Ancak genetik modifikasyona uğramış canlıların doğaya serbest salımı sonucu ekolojik sistemde nasıl bir tahribata yol açacağı sorun alanlarının dışındadır; temel sorun çözülmüştür, “artık ağaçlarımız kağıt üretmek için kesilmeyecektir(!)”. Doğanın bütünlük içeren bir sistem olduğunun farkındalığıyla hareket etmeyen çevreci hareketler; insan ve doğa arasındaki birliği de ilgi alanlarından çıkarırlar. Örneğin ormanların yok olma tehlikesine karşı köylülerin ormanlık arazilere girişini önleyecek etkinlikler yapmak; nesli tükenen bir çeşit arı varsa, bu arının balıyla geçimini sağlayan köylüleri bu alandan uzaklaştırarak arıları “koruma altına almak” gibi…
Hem teorik duruşları, hem de pratik etkinlikleri nedeniyle sistem ile bir karşıtlık yaşamayan çevreci hareketler; yine bu nedenlerle genel olarak hem devlet hem de sermaye kesimleri tarafından destek görürler. Özellikle son dönemde AB ve onun bünyesindeki bir çok kurum tarafından sivil toplum kuruluşlarına verilen fonlardan beklenen tam da budur; yaralara yarabandı yapıştırılması ve yaranın gerçek nedenlerine yanaşılmaması… Bu tip etkinlikleriyle sivil toplum kuruluşları hem devletin zaten bırakmaya çalıştığı sosyal görevlerini üstlenip devleti bu zahmetten kurtarırlar; hem de dayanışma kültürünü içermesi gereken hareket tarzlarını, profesyonellerin yürüttüğü ve bütçesini AB’nin karşıladığı bir şirkete dönüştürürler.
Doğanın Yasalarıyla Bir Toplumsal Yaşam Tahayyülü: Derin Ekolojistler !
Bir diğer akım olan Derin Ekoloji Akımı ; Japonya’ya atılmış atom bombalarının sonuçlarının en çarpıcı şekilde yaşandığı, 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupalı çiftçilerin hayatta kalabilmek, yeniden üretimin bir parçası olabilmek için savaşta ölmüş insanların kemikleriyle gübre ürettikleri bir dönemde yani özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında etkin olmaya başlamıştır. Doğa korumacı çevre hareketlerinin bir kısmı bu bunalımlar ve savaşlar çağında bu akım çerçevesinde saflaşmışlardır.
Derin ekolojistler; yeryüzündeki canlı veya cansız her varlığın bizatihi bir değeri olduğunu, hangi toplumsal sınıftan olduğu fark etmeksizin tüm insanlığın ekolojik krizin nedeni olduğunu ve bu nedenle tüm insanların doğaya dönmesi gerektiği tezini savunurlar. Bu çerçevede, tarihsel ve toplumsal ilişkilerden bağımsız olarak insanın doğayı yok eden bir varlık olduğu tezinden hareket eden bu akım; referans olarak tam da karşı çıkmaya çalıştığı yıkımın kaynağı ile aynı felsefeden beslenmektedir. İnsan ihtiyaçları sınırsız, oysa doğal kaynaklar sınırlıdır ve zaten doğasında rekabet olan ve birbirinin kurdu olan insanlık ancak ve ancak terbiye edildiğinde ekolojik kriz çözümlenebilecektir. Hangi insanlığın terbiye edileceği sorusuna ise üstü kapalı bir cevap vermişlerdir. Temel sorun sürekli artan insanoğludur. Nüfus kontrol edilmelidir. Ve en çok da eğitimsiz, kültürsüz alt sınıflar çoğalmaktadır ve bu denetlenmelidir. Böylece terbiye edilecek sınıfın kim olduğu bulunmuştur; tüm haftalık kazancıyla ancak bir paket doğum kontrol hapı alabilecek olanlar ve en yakın sağlık ocağına hiç ulaşamayacak olanlar. Peki bu felsefe aynı zamanda klasik iktisadın ve liberalizmin ilk kurucularının da temel noktası değil miydi; sınırlı kaynaklar, sınırsız ihtiyaçlar, kurt insanlar… Doğanın bilgisini (yani rekabet, doğal seçilim gibi...) toplumsal yaşama uyarlama eğilimi, egemen sınıfların ekolojik kriz tahlillerinin temel hareket noktasını oluşturdu. Bugün de burjuva ideologlarınca savunulan bu tezler, sonuç olarak krizin nedenini durmaksızın çoğalan alt sınıflara yükledi; faturasını da üçüncü dünya ülkelerine kesti. Ve kral çıplak deme iddiasıyla ortaya çıkan bu akım, tarihsel süreci ve toplum ilişkileri tahlil edemediğinden, kraldan çok kralcı oluverdi.
Derin ekolojist akım, kendisi ve yakın arkadaşlarının hepsi sıkı bir vejeteryan olan Hitler tarafından da destek görmüştür. Hatta bu dönemde, bugün de olsa sevinçle karşılanabilecek avlanma yasağı ve doğa koruma ile ilgili bir çok yasa çıkmıştır.
İçindeymişik, Yeşilmişik…
1970’lerde tüm dünyada; savaşa karşı barış, baskıya karşı özgürlük, tek tipleşmeye karşı çeşitlilik, erkek egemenliğe karşı kadın hakları şiarlarıyla bir muhalefet dalgası yükseliyordu. Bu dönemde önce Avrupa’da olmak üzere Yeşiller Hareketi ortaya çıktı ve 1980’lerin başlarında bu hareket tüm Avrupa’ya yayılmış ve partileşmişti.
Yeşiller Hareketinin doğuşundan bahsedilirken atlanmaması gereken dönemlerden biri Doğu Avrupa ülkelerinde bu hareketin konumudur. 1980’lerde yani Sovyet Rusya’nın çöküşünden hemen önce Doğu Avrupa ülkelerinde Yeşiller yükselişe geçmişti. Sovyet Rusya’nın kalkınma ideolojisi ve bilim - teknoloji politikaları ve bu nedenlerle bu ülkelerde yaratmış olduğu çevresel etkiler Yeşillerin hızla yükselmesine neden oldu. Bu dönemdeki protesto hareketlerinin, dolayısıyla anti komünist hareketlerin başını çektiler ve bu anlamda özellikle Batı Avrupa Yeşillerinden farklı konumlandılar.
Batı Avrupa Yeşilleri ise 1990’larda hükümetlere koalisyon ortağı olarak ya da parlamentoya muhalefet partisi olarak girmeye başlamışlardı. Bu anlamda en önemli deneyim Almanya’da yaşandı. 1998’den itibaren hükümette ana koalisyon partisinin ortağı olarak yer aldılar. Ve tarihe yeni nükleer santrallerin açılmaması ve hatta var olanların kapatılmasının sağlanması doğrultusundaki çabaları ve politikalarıyla geçtiler. Ancak tüm bu yasal çalışmalarda parlamentarizmin sınırlandırdığı kadar başarı elde edebildiler ve bu sistem içinde eriyip gittiler.
Küresel Yeşiller Bildirgesinde Yeşiller temel ilkeleri şöyle sıralamışlardır:
“1- Doğanın ekolojik bilgeliğine uyum
2- Endüstriyalist tüketim toplumuna karşı ekolojik, paylaşımcı ve çoğulcu toplum
3- Kapitalizme ve neoliberalizme karşı küresel mücadele
4- Erkek egemenliğinin reddi
5- Militarizme karşı sivilleşme, savaşa karşı barış
6- Doğrudan demokrasi
7- Yereli öne çıkaran merkezsiz ağ tipi örgütlenme
8- Birey özerkliğini geliştirici toplumculuk ve kolektif çalışma anlayışı
9- Otoriter ve tahakkümcü yapılara karşı duruş
10- Kültürel, dinsel, etnik, cinsel ve düşünsel farklılıkların ve çok renkliliğin tanınması”
“Doğanın ekolojik bilgeliği” kavramı hangi anlama gelmektedir, nasıl uyum sağlanacaktır? Doğanın ekolojik bilgisi, bir yandan çeşitliliği, bir yandan ağ şeklindeki bir döngüyü, bir yandan rekabeti içinde barındırırken, bir yandan da güçlünün zayıfı hakladığı bir sistemin bilgisidir. Çünkü doğada her canlı varlığın daha zayıfı ve daha güçlüsü vardır ve bu doğal bir denge oluşturur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi doğanın kavramlarını toplumsal alanı açıklarken kullanmak, doğanın bilgeliyle ve her şeyin en iyisini bildiği varsayımıyla hareket etmek, insanı doğa kavramı içinde eritmektedir. Ve yine insan ve doğa arasındaki ilişkiyi görmezden gelmektir. Tüm bu açılımlarda insanın tarih boyunca doğayla hangi araçlarla ilişki kurduğu es geçilmiş, bundan dolayı da bu ilişkiyi çözümleyecek bir tarih tezi oluşturulamamıştır.
Yine 1968 hareketi içinden, Yeşillerin sistemin araçlarıyla ekolojik krize müdahale etme çabalarını ve felsefesini tamamen yadsıyan ve verili sistemi baştan aşağıya değiştirmeden ekolojik krizin aşılamayacağını öngören ekolojik hareketler de yarattı. 1968’den bu yana bir çok ülkede irili ufaklı çeşitli ekoloji hareketleri doğdu, ancak bu alanda temel bir akım olan ve ülkemizde de hem bir akım olarak belirmiş olması hem de Kürt Hareketinin son dönemindeki tezlerine yansımış olması nedeniyle Toplumsal Ekoloji akımından bahsetmek bir zorunluluktur.
Bir Ekolojik-Ütopik Toplum Güzellemesi : Toplumsal Ekolojistler !
Temel çizgileri Amerikalı düşünür Murray Bookchin tarafından çizilmiş olan Toplumsal Ekoloji Akımı; insanın doğa üzerindeki tahakkümünün kaynağının insanın insan üzerindeki tahakkümü olduğunu varsayar. Ve ekolojik krizin aşılabilmesinin yegane yolunu, insanlar arası hiyerarşiyi ve tahakkümü yaratan tüm toplumsal sistem, kurum ve ideolojilerin yıkılmasına, yani “toplumsal sorun”un çözülmesine bağlar. Bu “toplumsal sorun”; ekonomik sorunun ötesinde, ailede kuşaklar ve cinsler arasında, etnik gruplarda, siyasal ekonomik ve toplumsal kurumlarda varlık kazanan ve doğayı içine alacak şekilde genişleyen tüm tahakküm biçimleridir. Bookchin burada sınıfsal analizi reddetmediğini, ancak “hiyerarşi” kavramı üzerinden yapılan bu sınıflandırmanın zaten sınıfsal analizi de kapsadığını belirtir ve şöyle der ”doğa üzerinde insanın, kadının üzerinde erkeğin ve toplum üzerinde devletin tahakkümünü bütünüyle kaldıran yeni ve hiyerarşik olmayan bir toplumun yaratılması gerekmektedir.”
Hiyerarşinin ve tahakkümün aşılması gerektiği kesinlik arzetmekle birlikte Bookchin’in tezlerinde, bunların temel kaynağı tam olarak çözümlenememiş ve nasıl, hangi aşamalarla aşılabileceği açıklanamamıştır. Şöyle ki doğal olanın toplumsal olana geçişi ve bu süreçteki emek sürecinin tarihsel önemi analiz edilememiş; dolayısıyla sorunu aşma iddiaları konusunda da yeterli yanıt oluşturulamamış ya da ütopik yanıtlar üretilmiştir.
İnsanlar, doğa ile emek aracılığıyla ilişki kurarlar ve bu anlamda emek tüm toplumsal sistemlerden bağımsız olarak mutlak bir zorunluluktur. Ancak her toplumsal sistemde insanın doğa ile kurduğu ilişki, yani “emek süreci” farklılıklar göstermiştir. Bugün yaşadığımız kapitalist sistem ise emeği yeniden ve yeniden sömürme olanaklarını keşfederek varlığını sürdürmektedir. Ve bu sömürü iki yönlü ortaya çıkar. Kapitalizm, hiç bitmeyen kar hırsıyla bir yandan insanı, bir yandan bu sürecin diğer tarafını yani doğayı sömürür. Bu anlamda yoksullaşan toprak ile yoksullaşan geniş halk kesimleri arasında diyalektik bir ilişki vardır ve doğa üzerindeki tahakküm de, insan üzerindeki tahakküm de verili sistem de hiyerarşiden değil, aynı dolayımdan kaynaklanmaktadır; sınıflar arası eşitsizlikten…
Biz Bize Benzeriz…
Türkiye’de ekolojist hareketler 1980 sonrası siyaset sahnesine çıkmışlardır. Ekoloji hareketlerinin bugünkü durumunu ve tarihini çözümleyebilmek için 1980 sonrası toplumsal muhalefetin bir turnusol kağıdını çıkarmak ve bu turnusol kağıdını tüm ekoloji hareketlerinin tarihini okurken üstüne koymak gerekmektedir. Öncelikle Türkiye’de ekoloji hareketi kendisini tekil gündemler üzerinden örgütleyen, parçalı ve bir cılız bir haldedir. Bu nedenle de müdahale ettiği gündemler konusunda başarılı sonuçlar almış olsa dahi, bu hareketlerin devamlılığını sağlamaz; gündem bittiğinde dağılan, refleksif, biriktiremeyen, dolayısıyla örgütlü bir güç haline gelemeyen bir durumdadır. Bu nedenle de incelememizi gündemler üzerinden yapacağız.
Gökova ve Yatağan Termik Santralleri
Gökova Körfezinde Ören tarafına havanın açık olduğu bir günde bakarsanız; iki adet bacanın yükselişini ve dumanlarını görebilirsiniz. Ve Muğla çevresinin en çorak bölgesinden geçiyorsanız, bilin ki Yatağan civarındasınız. Yatağan Termik Santralinin kapatılması için kampanya dahi yapılamadı; çünkü Yatağının yaklaşık %70’i termik santralde çalışıyor. Sadece zararlı etkilerinin azaltılması ve filtre kullanılması için bir iki küçük girişim oldu. Yatağan’da da, Gökova’da da bu girişimler daha çok kente dışardan gelmiş elit kadrolar tarafından örgütlenmeye çalışıldı, ancak halkın desteğini alamadı. İki santral de hala çalışmakta…
Akkuyu’da Nükleer Santrale Karşı Platform
Akkuyu’ya nükleer santral yapılmaması için kurulan nükleer karşıtı platform 1990’larda etkin bir mücadele verdi. Eylemler, şenlikler, mecliste yapılan lobiler, süreli-süresiz onlarca yayın derken; sonuç olarak nükleer santralin yapılışı defalarca ertelendi ve en nihayetinde devlet nükleer santral kurmayacağını açıkladı. (Bugün ise yine ısıtılıp gündemimize sunulmuş durumda. Karşı cephenin de hazırlıksız yakalanmaya niyeti yok. Enerji Bakanının ağzından nükleer santral tanımının çıkmasıyla birlikte yeni bir anti nükleer platform kurma hazırlıkları başladı.) Nükleer santrali kurdurmamak ve bu konuda “enerjiye ihtiyacımız var, yoksa elektriksiz kalacağız” safsatalarına rağmen ciddi bir kamuoyu desteği yaratmış olmanın önemli bir sonuç olduğu bir gerçek. Peki ya sonrası ? Bu mücadele, ne Akkuyu’daki yerel halk ile kaynaşabildi, ne de yerel dinamikleri harekete geçirebildi. Ve platform daha çok elit kadroların bulunduğu, sorunun bizatihi muhataplarına ulaşamayan bir açmaza girdi, ki bu açmaz Türkiye solunun oldukça aşina olduğu bir açmazdı. Ve bu açmazdaki ekolojist hareketlerin kadroları zaten geleneksel solun benzer açmazlarından, hem örgütlenme yapısını, hem de reel politikalarını eleştirerek gelmişlerdi. Ancak bu geliş, kendi toplumsal tarihiyle bir hesaplaşmayı içermekten çok, politik psikoloji notlarının tutulduğu bir defter halindeydi. Sovyetler dağılmak üzereydi, reel sosyalizmle birlikte sosyalizm de toprağa veriliyor, helvası da “tarihin ve ideolojinin sonu geldi” çığlıklarıyla burjuva ideologları tarafından halka dağıtılıyordu.
Bergama’da Altın Madenciliğine Karşı Köylü Hareketi
Bergama’da siyanürlü altın madenciliği yapacak olan şirketlere ve buna izin veren devlete karşı mücadele, Akkuyu’dan farklı bir biçimde yerel halk tarafından sahiplenildi. Boğaz Köprüsünün trafiğini kilitleyip soyundular, onlarca dava açtılar, Alman casusu ilan edildiler ve yargılandılar, gözaltına alındılar ve en son madende çalışacak olan işçiler tarafından “ekmek paramızı elimizden alınıyorsunuz” diye taşlandılar. Mücadeleleri hala sürüyor…
Uşak - Eşme’de Altın Madenciliğine Karşı Köylü Hareketi Doğuyor
Bergama yetmedi, çok uluslu şirketler şimdi de 70 bin ton siyanürü gemilerine yüklemiş Eşme’ye geliyorlar. Bergama’daki mücadele’nin kadroları ise Eşme’de de işbaşında. Yine yürütmenin durdurulması ve verilen iznin iptali için davalar açıldı. Geçtiğimiz günlerde madenin temelini atmak için harekete geçtiler ancak köylülerin yaptıkları eylemlerle durduruldu. Şimdi köylüler sırayla maden yatağında nöbet bekliyor.
Ekolojist Bir Topluma Doğru…
20. yüzyıl, iki dünya savaşı, nükleer patlama, atom bombası, yanan petrol kuyularıyla kapandı ve 21. yüzyıl, dünyanın şimdiye kadar hiç görmediği kadar hızla çıkan savaş, bunalım ve ekolojik felaketle başladı. Bu kadar toplumsal yıkımın ve ekolojik krizin bizlere göre nedenleri birbirinin içine geçmiş durumda, madalyonun iki yüzü ile karşı karşıyayız. Bir yandan yenilenemez kaynakları pervasızca kullanan, yenilenebilirleri ise yenilenemez hale getiren, ve dünyanın taşıyabileceğinin ötesinde atık üreten sanayileşme; bir yandan küreselleşen sömürü mekanizmaları. İkisi de aynı noktada buluşuyor; küreselleşen kapitalizm.
Kapitalizm kendi doğası gereği düşen kar oranlarını yükseltmek uğruna, vazgeçemediği sanayisiyle havayı kirletiyor, salgıladığı gazlarla ortaya çıkan küresel ısınmaya karşı da güya önlemler alıyor. “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramı temelinde ürettiği çözümlerle hala sanayisine “bir dur” demek yerine, uluslararası protokolleriyle temiz havayı ülkeler arası alınıp satılabilir bir meta haline getiriyor. Bir yandan yarattığı eşitsizlikle insanlığın ciddi bir kısmını açlığa mahkum ederken, bir yandan “genetiği değiştirilmiş gıdalarla açlığa çözüm bulduk” söylemleriyle, canlıların ortak mirası olan gen kaynaklarının sahibi olmaya, patentini almaya çalışıyor. Açlığa çözüm 1848’de Komünist Manifestoyla bulunmuştu; sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir toplum.
Bu sistemin sürdürülemez olduğu bir kesin, ancak önemli olan sürdürülebilir bir yaşam kurmak için sıranın kimde olduğunu tespit etmekte… Sıra hala emekçi sınıflarda… Bugün bir ekolojik hareketin, ekolojik krizin verili sistemin topyekün olarak değiştirilmesi gerektiğinin farkına varamadığı sürece, ekolojik yaralara yara bantı yapıştırmanın ötesine geçemeyeceği kesin. Bugün bir ekolojik hareketin, ekolojik krizin verili sistemin topyekün olarak değiştirilmesi gerektiğinin yanı sıra bunun bir emekçi sınıflar mücadelesi olduğunun farkına varamadığı sürece ekolojik bir toplum kuramayacağı da kesin.
Peki ya, “niye ekolojist harekette ısrar ediyoruz, madem asıl olan emekçi sınıflar mücadelesi ise?” diye soranlara cevabımız; Ekolojist hareketler emekçi sınıfların mücadelesine programatik yönden derin katkılar koyarlar. Şöyle ki; bir sosyalizm denendi; topyekün olmasa da üretimin kimin için yapılacağı sorusuna kısmi cevaplar üretti. Ancak bu üretimin nasıl yapılacağı konusu (en azından denemesinde) tamamen başarısızdı. Geriye bir nükleer facia, kurumuş birkaç göl, ciddi anlamda verimsizleşmiş araziler ve yabancılaşmış bir toplum kaldı.
Nasıl bir üretim? Bu sorunun cevabı sadece “doğayı kirletmeyen” bir üretim değildir, hatta bu cevap değildir. İnsan üretim sürecine emeğiyle dahil olur. Emek, insanın doğayla ilişki kurmasını sağlayan yegane ve mutlak bir araçtır. Kapitalizm bu aracı sonsuz sömürmek üzerine teknikler, teknolojiler ve bilimler(!) üretmiş; bu tekniklerle bugün tüm canlı yaşamının sürdürülebilirliğini tehdit eder konuma gelmiş; kafa ile kol emeği, kır ile kent arasında bir yarılma yarattığı gibi, aynı yarılmayı insan ve doğa arasında da yaratmıştır. Yabancılaşmanın kökeni olan bu yarılmanın aşılması ancak ortak üreticiler toplumunun kurulmasıyla ve bu toplumun kendi tekniği, teknolojisini ve bilimin üretmesiyle mümkün olacaktır. Ve bizler çok eminiz ki ortak üreticiler toplumu ne aynı işçiye 30 yıl aynı yere takılan vidayı sıktırır, ne de üretimiyle ortaya çıkan gazlarla fırtınalara neden olur.
Kısaca, bugün çevre sorunlarıyla değil, küresel bir ekolojik krizle karşı karşıyayız. Ve bu kriz sadece doğanın değil, aynı zamanda insanın kendisini yeniden yaratmasının krizi. Tüm yaşamın sürdürülmesi tehdit altındayken, kapitalizm var ettiği göz kamaştırıcı teknolojisiyle bir Nuh’un Gemisi üretir mi bilmiyoruz, ama o gemide emekçi sınıflara yer olmadığı bir kesin. Bu nedenle; sürdürülebilir bir yaşam kurmak için sıra sende!
Mart 2005 – Ankara

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder